“Anadolu vatan, Selanik can, Türkiye’me canım kurban…”


Evlerini uzaklarda bırakıp 1924 yılında Selanik’ten Anadolu’ya göç eden Türkler, Rumlardan arta kalan bırakılmış evlere yerleşti. Her köşesine tarih düşülmüş, yaşanmışlığın kalıcı izlerini taşıyan bu evlere…
Selanik’in Kozana kasabasından Niğde Ulukışla Kavuklu köyüne gelen göçmenlerden Osman Ballı (91), bu köye geldikten sonra “gavur kilisesini” camiye dönüştürdüklerini anlatırken, bu ot bitmez, gevenden başka hayvan yiyeceği bile olmayan bu çorak bozkırlara geldiklerinde ağladıklarını söyledi. “Geldiğimiz yerde tarlalarda adam boyu mısır yetişirdi. Bu köye ilk geldiğimizde, bize “gavur” diye kız bile vermediler. Un öğütecek değirmen bulamadık. Uzun yıllar bizden korktular ve yakın hiçbir ilişkide bulunmadılar. Türkiye’ye gelince zengin olacağımız söylendi. Ama hastalık, yoksulluk ve ölüm yakamızı bırakmadı..”

“Gündönümü zamanıydı. Anam yolda hastalandı ve öldü. Anamı gemiden aşağıya attılar. Bu toprakları ve bu çöle benzeyen kara dağları görünce babam da kahrından öldü…”

Güzelyurt’ta oturan Adil Akın (92) ve eşi Seher Akın (83), o günleri iç çekerek anlattı. “De gidi günler de…” diyerek lafa girdi Adil Akın: “Nea Kalvari’nin Zelin köyünden geldik. Köyümüzdeki evin avlusunda bulunan badem ağaçlarından bir teneke badem toplardık. Komşularımızla çok iyi dostluklarımız vardı.. Emir üzerine kendi vatanımıza geldik. Ama, o topraklarda bizim alın terimiz ve göz nurumuz kaldı. Bu dağ başlarında çok yabancılık çektik. Göç iyi bir şey değil.”

Fasulye ve kiraz

Toros Dağları’nın yamaçlarında Alihoca Deresi’nde bulunan Maden Köyü, Osmanlılar zamanında Gümüşhane’den gelen Ermeni ve Rum maden işçilerinin altın ve gümüş cevheri çıkarmak için Bolkar Dağları’nın altına açılan galerilerden maden çıkarmak üzere kurdukları bir işçi kasabası imiş. Mübadele sonrası bu kasabaya Selanik’ın Kozana kasabasından göç eden Türkler yerleşmiş. Kasaba halkının tek geçim kaynağı ise, Selanik’ten getirdikleri dirmusun fasulyesi ve özel aşılama yöntemi ile Toros Dağları’nın kuzey yamaçlarında iki bin metrede yetiştirdikleri iri beyaz kiraz.

Bit ve verem vardı

Annesi Rum (Anatolia), babası Türk (Ulukışlalı Kara Ahmet’in kızı) olan Hatice Ulucan ise kendisinin Türk olduğunu ve başka dil bilmediğini söylerken ağlıyordu. Köyün en yaşlısı ve göçü hatırlayan Ahmet Ulucan ise, destanlara konu olan bu acılı ve hüzünlü göçü şöyle anlatıyor:

“Kağnılarla, at arabalarıyla ve eşek sırtında Kozana’nın Rahmanlı köyünden Ciciler’e geldik. Oradan da kara trenle Selanik’e ulaştık. İki gün burada bekledikten sonra, Türkiye’den gelen ‘Rize’ adlı bir gemiyle denize açıldık. İçimizde hiç deniz yüzü görmemişler de vardı. Çoğumuzu deniz tuttu. Uzun bir deniz yolculuğunun ardından İzmir Urla limanına yanaştık. Burada genel bir sağlık kontrolündan geçtik. Bit ve veremden yolda bazı hasta ve çocuklar öldü. Burada temizlendikten sonra, bizi getiren gemi tekrar denize açıldı. Dalgalı bir deniz vardı. Çok korkulu anlar yaşadık. Yolda ölen yaşlı bir komşumuzu denizciler balıklara attı. Uzaktan kara göründü. Vapur mu yol alıyor, yoksa evler mi anlamıyorduk. Mersin Limanı’na yanaşan gemiden çığlıklarla ve dualar ederek indik. Yaşlılar toprağı öpüyordu. Deniz yolculuğu hepimizi bir çuvala döndürmüştü. Açlık, yorgunluk, hastalık ve kayıplarımızı unutmuştuk.

‘Gavurlar geldi’

İki gün sonra trene doldurdular bizi. Kara trenle bir sürü tüneli geçerek Ulukışla’ya geldik. Bir kısım göçmenler de Ereğli’ye devam ettiler. Bu iki istasyondan Aksaray Gelveri’ye, Niğde Aktaş’a, Misli’ye, Konaklı’ya, Çarıklı’ya ve oradan da Maden Kasabası’na geldik. Biz buraya gelmeden önce bizim için, ‘Bunlar yamyam, adam eti yerler, gavurlar geldi’ diyen Gümüş, Alihoca, Darboğaz ve Çiftehan halkı, korkudan kaçıyorlardı. Köyümüz tecrit olmuş gibiydi. Hâlâ bizim köyle çevre köyler arasında kız alıp verme yoktur. Ama biz Avrupalıyız. Giyim kuşam ve davranışlarımızla bölge insanlarından farklıydık. Düğünlerimizde genç kız ve erkekler birlikte dans eder ve eğlenirler. Oysa, biz de Türküz ve Müslümanız. Atalarımız yüzyıllar önce Karaman’dan Yunanistan’a Selanik’e göç etmişler. Göç bizim kaderimiz belki de… Ama Avrupalıyız da… Biz muhacirler, Anadolu’ya Avrupa’yı taşıdık. Çevre halk, yeni yeni bizi anlıyor ve takdir ediyor. Bize imreniyor ve onlar da bizim gibi kiraz, dirmusun fasulyesi yetiştiriyorlar, Selanik çöreği ve tatlısı yapıyorlar. İyi ki biz varız. ATATÜRK’ün yattığı mekan nur olsun. Hemşehrimiz ATATÜRK’ün kıymetini anlamaya başladılar, yeniden…”

Ulukışla Ovacık Köyü’nden göçmen Rabia Şahin (97) ise, Selanik’teki köylerinden başlayan ve Ulukışla’da noktalanan bu göç destanını şu sözle özetliyordu:

“Anadolu vatan, Selanik can, Türkiye’me canım kurban…”

İsmail Saidoğlu

Atatürkçü Düşünce Derneği Orhangazi Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir