Prof.Dr. Kemal Arı’nın Kaleminden ; 8/9 EYLÜL GECESİ, SAAT 24.00; VE ERTESİ GÜN…

8/9 EYLÜL GECESİ, SAAT 24.00; VE ERTESİ GÜN…
(-Ölsek Ne Gam! İzmir’e İlk Girenler Biz Olmuştuk Ya)

Tam 8 Eylül’ü 9 Eylül’e bağlayan dakikalardayız.
Gecenin koyu karanlığı…
İzmir büyük birkleyişte…
Gün boyu gözler; doğudan gelecek süvarileri beklemekten yorulmuş bir halde. Ancak o yorgun gözlerde canlı bir umut ve heyecan var… Her an, Bornova sırtlarından süvariler bir rüzgar gibi akıp, kente giden ovaları, vadileri doldurabilirler… Gün boyu hareketlilik olmuş zaten… Türk Ordusu’na ait birkaç keşif uçağı, İzmir semalarında 8 Eylül gününün öyleden sonrasında uçtuğunda, yürekler ağızlara gelir gibi olmuştu.
Ancak süvariler…
Ah onlar, onlar neredeydi?
İzmir’de yalnız bekleyiş, sevinç ve coşku yoktu. Bunun yanı sıra günlerdir İzmir, bir teröre de teslim olmuştu. En son 7 Eylül günü kentten Yunan Yönetimi, çekip gitmişti. Kentte, güvenliği sağlayacak hiçbir resmi kurum ve kuruluş yoktu. Yalnız yabancı büyük devletlerin konsoloslukları, olup biten her şeyi rapor ediyorlar; Körfez’de bekleyen bu devletlere ait gemiler, dürbünlerini çevirmiş, karada olan bitenleri izliyorlardı. Ancak Yunan Yönetimi çekip gitmişti de; Yunan varlığı sona ermemişti ki! Bozgun halinde, canını kurtararak kente yığılan kılıç artıkları, büyük bir güven sorunu yaratıyorlardı. Türk mahallelerine saldırılar; namusa, ırza tecavüzler, soygunlar, adam yaralamalar oluyor; soygunların ardı arkası gelmiyordu. Bu nedenle, Türk mahalle ve sokaklarında, aklı başında olgun insanların ön ayak olmasıyla, buraları korumak için sivil gönüllülerden güvenlik timleri oluşturmuştu. Buna karşın, her an her hangi bir yerden yağma, soygun ve katliam haberleri geliyordu. Yunan yönetimi çekilince, kentin pek çok yöresinde varlığıyla Müslümanlar üzerinde hep büyük ürküntüler yaratmış olan Ermeni ve Rum çeteler görülüyorlardı.
Örneğin Torkum…
Sanki bir canavar gibi bu adam, yanına aldığı kimi serseriler ile adam öldürüyor, soygunlar yapıyor, kişileri haraca bağlıyordu. İşte böyle bir ortamda İzmir, koyu bir karanlığın içinde çırpınıştaydı. İşgal döneminde Yunan yönetimi kentte hemen hiç Türk bayrağı bırakmamış, yakmıştı. O gece Türk kadınları, kente artık Türk süvarilerinin girmek üzere olduklarını bildiklerinden, parça bezlerden elle ya da dikiş makinalarıyla bayraklar dikiyorlardı.
Ve sabahın ilk ışıkları…
Sabuncubeli’nin Manisa’ya bakan eteklerinde geceleyen Türk süvari birlikleri günün ilk ışıklarıyla birlikte kente girme kararı alıyorlar. Ve önce, bütün Bornova Ovası’nı, ardından göğün mavisini yırtarak kulaklarda uğultular yaratan tek bir top ateşi bütün ufuğu kapsıyor… Yüzbaşı Şerafettin Bey, bir müfrezenin başında… Üç bölük bir araya getirilmiş, bir müfreze oluşturulmuş… Ve bütün süvariler yağız çehreleriyle atlarının üstlerindeler. Üzerlerine çiğ yağmış. Bornova’ya doğru inen yollar, makilik bir araziden geçiyor. O nedenle doludizgin ilerleme imkanı yok. Tırısa kalkarak ilerliyor süvariler. Bornova’nın ilk sokaklarına ulaştıklalrında birkaç el silah sesi duyuluyor. Süvarilerle kimi maceracı Yunan artıkları arasında kısa süreli çatışmalar oluyor. Ve derken; saat tam 9.30’da Bornova Hükümet Konağı’na giriliyor. Artık alsancak, Bornova’dan İzmir Ovası’nı selamlamaktadır.
Ancak durmak ne mümkün?
At sırtında bu kez, rüzgâr gibi bir koşturmaca başlıyor. Hedef, Halkapınar üzerinden İzmir…
Artık Türk süvarileri doludizgin, İzmir yollarında at koşturuyorlardı. Sanki her biri tarihin bin yıl önceki sayfalarından çıkmış, Anadolu’yu kendilerine yurt edinmek isteyen alperenler ve gazi akıncılardı. Halkapınar’a gelindiğinde; ilerleyen Türk süvarilerinin üzerlerine çevrilen sinsi silahlar ateş kusmaya başladı.
Ve dört tane Türk süvarisinin bir anda alınlarında, göğüslerinde açıveren kandan kırmızı karanfillerle yere yığıldıkları görüldü. İnanılmaz biçimde, hepsinin kimi kapanmamış gözleri İzmir’e doğru bakıyordu. Bu manevi hava içinde, müfreze Komutanı Yüzbaşı Şerafettin Bey, derin bir elem içinde, İzmir’e doğru bakan bu yağız Anadolu çocuklarının; “Bizimle oyalanmayın, bir an önce İzmir’e girin” sözlerini sanki kulaklarında duyuyor gibiydi.
Genç yüzbaşının atı yaralanmıştı. Ölen askerlerinden birinin atına atladı. Ve derhal müfrezesine “Kılıç Çek” emri verildi.
Şimdi süvarilerin her biri; şimal dağlarından kopup gelmiş fırtılan dalgaları gibi Alsancak Sokakları’nda esiyorlardı. Bir çırpıda Kordonboyu’na çıktılar. Denizde sayısız düşman gemisi kendilerini izliyordu. Ve süvariler, üstleri başları toz toprak içinde; her birinin yağız çehreleri körfezin mavisine vurmuş biçimde ilerliyorlardı. Kordon’da nal sesleri çınlıyordu. Bağırış, çağırış; sağa sola koşuşturma; sevinç, heyecan, korku, hınç, öfke; bütün bu duygular iç içeydi.
Derken süvariler Pasaport Karakolu’na yaklaştılar. Birden bir çete elemanı kalabalığın içinden atılarak, elinde pimi çekilmiş bombayı Yüzbaşı Şerafettin’in atının ayaklarının altına attı. Bomba bir anda infilak etti. At bağırtılar ve kişnemeler arasında yere yığıldı. Yüzbaşı Şerafettin ise, patlamanın ve patlama sonucu atın devrilmesi nedeniyle, yere kapaklanıp yuvarlandı. Genç subayın boynundan alnına doğru derin bir yara vardı. Göğsüne de şarapnel parçaları isabet etmişti. Atı ise; karnı parçalanmış, barsakları dışarı fırlamış, ağzı köpükler içinde can çekişiyordu. Hemen arkadaşları Yüzbaşının yardımına koştular. Buldukları bez parçasıyla apar topar yüzbaşının boynunu ve alnını sardılar. Yüzbaşı kendine gelir gibi olmuştu. Artık duracak an mı vardı ki! Yüzbaşı yedekteki atlardan birine bindi. Ve dörtnal emri vererek, yıldırım hızıyla müfrezesiyle birlikte Borsa’ya doğru uzanan sokaklara daldılar. Nefes nefese bir koşturma, at kişnemeleri, nal sesleri, kılıç şakırtıları; “Allah, Allah” sesleri… Bir ara yollar karıştırılır gibi oldu. Bu arada ağlayarak bir İzmirli genç karşılarına çıktı. Genç, sevinç tufanı içinde süvarilerin atlarına sarılıyor, gözyaşlarına boğulmuş bir biçimde süvarilerin çizmelerini öpmeye çalışıyordu. Bu genç İzmirli yolu şaşırmış süvarilere klavuzluk etti. Saat 10.20 sıralarında Yüzbaşı Şerafettin önde, müfrezesi arkasında Konak Meydanı’na ulaşmışlardı. Sağ tarafta Sarıkışla, sol taraflarında Hükümet konağı yer alıyordu. Dağlardan efeler inmiş, kendilerini karşılamışlardı. Hükümet konağının balkonunda hala Yunan bayrağı dalgalanıyordu. Kalabalık arasından koşarak biri geldi; yanında getirdiği, elde dikilmiş bir bayrağı Şerafettin Bey’e verdi. Yaralı halde bulunan Şerafettin, katlanmış bayrağı bir çırpıda yaralı göğsünün içine soktu. Derken, Hükümet Konağı’nın yan kapıları kırıldı; sonra da ön kapısı arkadan açıldı. Şerafettin Bey, yanında iki teğmeni ile birlikte atından atladı; koşar adım bir elinde kılıcı, ötekinde mavzeri merdivenleri çıktı. Bir soluk sonrasında Hükümet Konağı’ndaydılar. Yüzbaşı Şerafettin Bey, arkadaşlarının yardımıyla; gönderdeki Yunan bayrağını indirdi. Göğsüne koyduğu şanlı Türk bayrağını göğsünden çıkardı.
Şerafettin Bey, bir anda; kanının bayrağına bulaştığını fark etti. Kırmızı bayrağına, kanının kırmızısı karışmıştı. Ve o; o an şunları düşünüyordu: “Kanımın bulaştığı bayrağıma, şimdi de gözyaşlarım bulaşıyor. Kanlı bayrağımı öpüyor, öpüyor, öpüyorum… Artık ölsek ne gam! İzmir’e ilk ulaşanlar biz olmuştuk ya!”.
İzmir Fatih’i Yüzbaşı Şerafettin Bey, İzmir’e süvarilerinin başında ilerlerken kimbilir ne derin duygular, heyecanlar ve düşler içindeydi. O artık, bütün Türkiye’de “İzmir Fatihi” diye anılıyordu.
15 Eylül günü, Gazi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) düzenlenen bir törenle, İzmir’e ilk giren bu “fatih” e, Buhara Cumhuriyeti tarafından ünlü Türk Hükümdarı Timur’un göndermiş olduğu kılıcı kuşattı. Ona ayrıca “İzmir” adını verdi.
Yüzbaşı Şerafettin Bey’in adı, artık Şerafettin İzmir’di…
Yüzbaşı Şerafettin, Mülazım Hamdi, Mülazım Ali Rıza; Mülazim-i sani Besim Bey; Miralay Zeki, Mürsel Paşa, Fahrettin Altay Paşa ve daha nice kahramanlar…
Her yurtsever, o günleri düşündüğünde, gözlerini kapatır kapatmaz özgürlük ve bağımsızlığa koyan bu kahramanların geçit resmini görür gibi olur. Yürekleri, böylesine derin tarihsel değerlere sahip olduğu için büyük bir heyecan içinde çarpar. Ve her yurtsever bilir ki; kim yurdunu bölmeye kalkarsa, emperyalistlerle işbirliği içine girerse, üç kuruşluk çıkar için ülkesini satmaya, onurunu ayaklar altında çiğnetmeye yeltenirse; aziz şehitlerin ve kahraman gazilerin tırnakları yakasında, ahları ve veballeri boyunlarındadır…
Bu nedenle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Türkiye Cumhuriyeti, derin bir felsefe ve zorlu bir mücadele ile kuruldu. Onu yıkmaya kimsenin, hiç kimsenin gücü yetmeyecek; şanlı bayrağımız yurdumuzun mavi semalarından asla inmeyecek ve hüzünlü dalgalanmayacaktır. Çünkü O, bu yurdu bize yurt yapan sayısız şehitlerimizin kanıyla yoğrulmuştur.

Prof.Dr. Kemal ARI

İsmail Saidoğlu

Atatürkçü Düşünce Derneği Orhangazi Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir